14 Ekim 2019
  • İstanbul22°C
  • Ankara16°C
  • İzmir24°C
  • Antalya31°C

YAPICIOĞLU: BU TOPRAKLARIN 2'NCİ ENDÜLÜS OLMASINA ASLA MÜSAADE ETMEYECEĞİZ

HÜDA PAR Genel Başkan Vekili Zekeriya Yapıcıoğlu, 6-8 Ekim olaylarının bölge Müslümanlarını yok etmeye yönelik bir saldırı olduğuna işaret ederek, "Burası asla ikinci bir Endülüs olmayacaktır. Buna izin vermeyiz." dedi.

Yapıcıoğlu: Bu toprakların 2'nci Endülüs olmasına asla müsaade etmeyeceğiz

07 Ekim 2019 Pazartesi 10:32

6-8 Ekim 2014'te kurban eti dağıtırken PKK/HDP'liler tarafından Yasin Börü, Hüseyin Dakak, Hasan Gökgöz, Cumali Güneş, Turan Yavaş ve Riyad Güneş'in vahşice katledilmelerini üzerinden tam 5 yıl geçti.

Katliamın yıldönümünde İLKHA'ya konuşan HÜDA PAR Genel Başkan Vekili Zekeriya Yapıcıoğlu, saldırılara götüren sebepleri ve sonraki sürece ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

Türkiye’de 6-8 Ekim 2014 olaylarından önce adına "Çözüm Süreci" denilen bir sürecin olduğunu hatırlatan Yapıcıoğlu, bu süreçte "belki bilinçli bir şekilde, belki aradaki anlaşmanın bir gereği" olarak bölgenin tamamen silahlı bir örgütün ve uzantılarının kontrolüne bırakıldığını vurguladı.

"Bütün bunlar 6-8 Ekim olaylarına giden yolun taşlarını döşüyordu"

Sonrasında Suriye Kürdistan’ındaki Kobani’de bazı gelişmeler meydana geldiğini hatırlatan Yapıcıoğlu, "DAİŞ’in Kobani’ye yönelmesinden sonra bu bölgede bazı hazırlıklar yapıldı. Bu işin fikri, psikolojik, sosyolojik altyapısı adım adım hazırlandı. O dönem de dikkat çektik. Siyasi partilerin açıklamaları oldu. HDP’nin ve ona yakın diğer partilerin, Diyarbakır il yöneticileri başta olmak üzere akla ziyan açıklamalarda bulundular. Mesela il yöneticilerinden birisi (Zübeyde Zümrüt) Diyarbakır’da 'IŞİD’e yakın 400 derneğin varlığından!' bahsediyordu. Bütün bunlar 6-8 Ekim olaylarına giden yolun taşlarını döşüyordu. Bu açıklamalar öyle bir ortam hazırladı ki bütün İslami düşünceye sahip veya İslam’ı bir hayat tarzı olarak benimsemiş veya kendi inancını yaşamaya gayret eden bütün insanları IŞİD’le özdeşleştirme ve onlara yapılacak herhangi bir saldırının meşruiyetini temin etme gayreti olarak bunları okumak mümkündür. Bunlar oldu ve nihayetinde Kurban Bayramında belki yardımlaşmanın, merhametin, kardeşliğin en fazla olması gereken bir dönemde olaylar patlak verdi."

"Süreçten çözüm çıkmayacağı çok belliydi"

"Aslında adına 'çözüm süreci' dedikleri süreçten çözüm çıkmayacağı çok belliydi." diyen Yapıcıoğlu, sürecin birçok yanlışı barındırdığını kaydetti ve şunları söyledi:

"Bir kere her şeyden önce adına 'çözüm süreci' denilen süreçte masanın iki tarafında birilerinin olması gerekmezdi. Bir yanda devletti veya hükümetti. Devlet kendisini konumlandırdı. Karşısında da başka bir örgütlü yapıyı oturttu. Bu birinci yanlıştı. Masa iki tarafı olan bir masaydı, belki yuvarlak bir masa olmalıydı. Bu toplumun sorunuydu, bütün toplumu ilgilendiriyordu; toplumun bütün siyasi tarafları masanın etrafında olmalıydı.

İkincisi hükümet meseleyi belli bir kesimin, etnik kesimin meselesi olarak gördü ve eli kanlı bir örgütü masanın karşı tarafına oturttu. Bu ikinci yanlıştı. Silahlı bir örgütün 20 milyona yakın bir nüfusun temsilcisi kabul edilmesi başlı başına bir yanlıştı.

Bir diğer yanlış taraf olarak konumlananların –ne kadar taraf denirse- çözüme yükledikleri anlam çok farklıydı. Hükümet çözüme yüklediği anlam silahların bırakılmasıydı. Sadece silahlı şiddet bitsin, diye bu adımları atıyordu. Elinde silah olanlar da silah bırakmaya niyetlerinin olmadıklarını defaatle dile getirmişlerdi. Onlar da gittikçe kendi hâkimiyet alanlarını genişletmenin, pekiştirmenin peşindeydiler. Dolayısıyla çözüme yüklenen anlam farklıydı. Bu ısrarla görülmek istenmedi. Ama aslında çok açık bir hakikat olarak ortadaydı. Buna rağmen görülmek istenmedi.

Yanlışlardan biri de halkın meşru talepleri olmasına rağmen bu hakların meşru ve temel hak olmalarına rağmen bunlar pazarlık konusu yapıldı. Bu hakların herhangi bir şekilde pazarlık konusu olmaması gerekirken bunlar haklarını talep eden halkın etki edemeyeceği bir şarta bağlandı. Neydi o şart? Silahlı örgütün elindeki silahı bırakması. Temel yanlış olarak bunları zikretmek lazım. Daha çok yanlış var ama bunları başlık olarak sıralamamız mümkündür."

"Emperyalizmin önünde, ajandalarının önünde engel olarak görülüyoruz"

Emperyalistlerin bir memleketi tankla, topla işgal etmek yerine kültürel olarak o memleketi işgal ederek insanları kendilerine benzetmek istediğini söyleyen Yapıcıoğlu, "Emperyalistler, kültürel emperyalizmi öncü kuvvet olarak gönderirken de önce alan açmak istiyorlar. Açtıkları alanı temizlemek adına orada kendilerine direnç noktası oluşturabilecek yerel unsurları, yerli unsurları, kendilerine boyun eğmeyenleri bertaraf etmek isterler. Biz bu anlamda emperyalizmin önünde, ajandalarının önünde engel olarak görülüyoruz. Onların işbirlikçilerine bizi hedef olarak görmelerinin en önemli sebeplerinden bir tanesi, sokağa çıkanların veya çağrıyı yapanların sahipleri tarafından bizim hedef tahtasına konulmuş olmamızdır." ifadelerini kullandı.

Yapıcıoğlu, "Herkesin farklı farklı ajandası var. Emperyalistlerin de ajandası var, yerli işbirlikçilerinin de. İşbirlikçilerinin kendi ajandalarında da bizim hedef tahtasına konulmamız için sebepleri vardı. Onlar da bu memlekette maneviyatın kendi önlerinde engel olduğu düşüncesini taşıyorlar. Kendi ideolojileri bunu söylüyor. Onlara göre 'din afyondur.' Dini, hayatının merkezine alan ve dinini yaşayanların bertaraf edilmesi onların hanelerine artı olarak yazılıyor. Kendileri güç yetirebilirlerse bunu yapmaya hazır bir ideoloji içerisindedirler. Böyle bir halet-i ruhiyeleri vardır."

"Devlet içinde çöreklenmiş gruplar tarafından hedef tahtasına konulmamız istenmiş olabilir"

Çözüm sürecinin 6-8 Ekim’den önce çatırdamaya başladığını ifade eden Yapıcıoğlu, "Hükümet, artık bu işin yürümeyeceğini biliyordu. Topluma çok büyük umutlar pompalanmıştı. Bu umutları kim kırarsa siyaseten kaybedecekti. Öyleyse çözüm sürecinin sona ermesi için bir gerekçe lazımdı. Bu anlamda bu senaryoların bir parçası olarak hedef tahtasına bizim konulmamız, devlet içinde çöreklenmiş bazı gruplar tarafından da istenmiş olabilir. Bu çok güçlü bir ihtimaldir. Bütün bunları üst üste konulunca olayların bu şekilde gelişmesi kaçınılmaz olacaktı." diye konuştu.

Olaylara bir dâhillerinin olmadığını söylerken bile kendilerinde bir pişmanlık belirtisi görülmedi

HDP'nin saldırılara ilişkin açıklamalarına değinen Yapıcıoğlu, "Olaylara bir dâhillerinin olmadığını veya etkilerinin olmadığını söylerken bile kendilerinde bir pişmanlık belirtisi ya da olan şeylerin yanlış olduğu şeklinde bir söylem duymadık. Belki kendilerini takibattan veya toplumun önünde suçlu duruma düşmekten kurtarmak için söylenmiş sözlerdi ve bunu söylerken bile olayların vahşet boyutuna varmasına rağmen bu olaylara kendilerince bir gerekçe bulma onu haklıymış gibi gösterme çabasına biz şahitlik ettik. Olaylardaki etkileri ve dâhilleri açıktır. Dediler ki; 'biz halkı sokağa çağırırken böyle şiddet olsun istemedik!' Ama biz yapılan çağrıların içeriklerine baktığımızda, 'Her yer Kobani olacak’ dediler. Kobani’de ne vardı? Kobani, bombaların patladığı, kanların aktığı, evlerin yıkıldığı, savaşın hüküm sürdüğü bir yerdi. ‘Ya Kobani’deki bu durum sona erecek ya da her taraf Kobani olacak’ şeklinde açıklamalarını gördük, buna şahit olduk. Dolayısıyla bunun herhangi bir izahı yoktur. Hem saklama gereği de duymadılar. Sadece olayların vardığı sonuç itibariyle kendilerinin bir sorumluluklarının olmadığını söylediler. Herhangi bir pişmanlık göstergesine de ben şahit olmadım. Dolayısıyla bu konuyu tartışmak bile bence gereksizdir."

6-8 Ekim saldırılarıyla birçok senaryonun ortaya konulmak istendiğini belirten Yapıcıoğlu, "Farklı mahfillerde herkesin kendine göre bir ajandası vardı ve herkes ajandasına göre bir senaryo yazmıştı. Bu senaryoda yolları çakışan, örtüşen aktörler, senaristler ya da yönetmenler bazen birlikte hareket ettiler. Bazen de başkasının yaptığı şeyler onların nam ve hesabına yazılacağı için seyirci kaldılar.

Onların yazdığı bir senaryo vardı. Allah’ın da çizmiş olduğu bir kader vardı

Emperyalistlerin şöyle bir senaryosu vardı: Onlar, kendilerine engel olabilecek olan yerli unsurların bertaraf edilmesi gibi bir ajandaya sahiptiler. Bu onların senaryosuydu. Diğer senaryoları şu anda Irak’ta ayak seslerini duyuyoruz. Kuzey Afrika’da ve 2011 yılından beri Suriye’de devam eden karışıklıklar var. 2003’ten beri Irak’ta düzen sağlanamadı. Bu bölgenin de karışan bölgelerden olmasını istiyorlardı. Niye? Çünkü Amerika başta olmak üzere onlar için asıl önemli olan siyonistlerin güvenliğidir. İsrailin kendini güvende hissetmesidir. Onlar şuna inanıyorlardı. Çevrelerindeki kaos ne kadar artarsa onlar kendilerini o kadar güvende hissedecekler. Böyle bir yaklaşımları, stratejileri, siyasetleri vardı. Dolayısıyla buraları karıştırmak istiyorlardı. Ya da şöyle bir senaryo da vardı. Türkiye’ye, 'sen bizim isteğimizin dışına çıkarsan, taleplerimizi karşılamazsan ya da reddedersen, başka taraflara kayarsan bizim elimizde öyle argümanlar var ki biz karışıklık çıkarabiliriz. Sen bunlarla uğraşmaktan bugün iddia ettiğin şeyleri iddia edemeyecek konuma gelirsin.' Bu konuda bir diş gösterme vardı. Bunlar emperyalistlerin planlarıdır."

Yapıcıoğlu, "Emperyalistlerin planlarını yürürlüğe koyan yerli işbirlikçilere şunu söyleme lazımdır: Onlar zaten yola çıktıktan hemen sonra kendileri dışında burada söz sahibi olabilecek, güç sahibi olabilecek, toplumu etkileyip kanalize edebilecek, kendilerinin peşinden sürükleyecek hiçbir örgütlü yapının varlığına tahammül etmediler. Böyle bir şey olmasın istediler. Emperyalistlerin ajandasıyla onların planları çakışınca onlar da tamam dediler. IŞİD’in Kobani’yi işgal girişimi, orada yaptıkları ve böylece 'biz bunu köpürtüp köpürtüp diğer dindar kesimleri onlarla özdeşleştirerek, toplumsal bir zemin hazırladıktan sonra bize rakip olabilecek bu partiyi ortadan kaldırmak fırsatını yakaladık' şeklinde belki onların da böyle bir ajandası vardı. İdeolojik olarak da dini afyon ve önlerindeki bir engel olarak gördüler. Önlerindeki bir engeli de temizlemiş olacaklardı. Bana sorarsanız devletin de bir senaryosu vardı. Hem devletin içindeki bazı kurumların belki de sadece oraya çöreklenenlerin değil devlet aklının da senaryosu vardı."

6-8 Ekim’den önce çözüm sürecinin yürümeyeceği hükümet tarafından da devlet tarafından da görüldüğünü söyleyen Yapıcıoğlu, "Masa devrilecekti. Masanın devrilmesi için bir sebep lazımdı. Eğer halkı ikna edecek bir sebep ortaya konamazsa bu masayı kim devirirse beklentiler yükseltildiği için devrilen masanın altında kalabilirdi. Bu olmasın diye bu sürecin bitmesi için bir sebep lazımdı. Neydi o sebep? Onlarda belki emperyalistlerin ajandasını gördüler. PKK’nin ajandasını gördüler, siyasi temsilcilerinin de ajandasını gördüler. Bir anlamda onlara alan açtılar. Dediler ki biz bunlara alan açtığımızda bunlar katliam yapacak. Çünkü bunların zihniyeti bu. Buna çok müsaitler. Ne kadar çok kan akarsa o kadar yükseleceklerini zannederler. Onların karakteridir. Bunu yaparlarsa masa devrildikten sonra biz de masayı devirmekle kalmayıp bir silindir gibi onların da üzerinden geçtiğimizde kimse buna itiraz etmeyecek. Onlar da belki bu anlamda bir senaryo çizdiler. Fakat bütün bu senaryolarda ortak özellik şu; bu senaryoların tamamında bize düşen rol ‘kurbanlık koyun’ olmaktı. Fakat onların yazdığı bir senaryo vardı. Allah’ın da bir çizmiş olduğu bir kader vardı. Bu hesaplar tutmadı. Bu hesapları yapanlar, kötü senaryoyu yazanların tamamı senaryonun altında kaldı. Bu da Allah’ın büyük bir lütfu ve nimetiydi."

Keşke sadece mala zarar gelseydi ancak bizim partili 9 kardeşimiz şehid edildi

6-8 Ekim saldırılarında HÜDA PAR'ın 6'sı il binası, 19'u ilçe binası olmak üzere 25 binasının saldırıya uğradığı bilgisini veren Yapıcıoğlu, "Bazılarında oluşan zararlar çok ciddi değildi belki. Ama bazı binalarımız tamamen yandı, kül oldu. Tamamen kullanılamaz hale geldi. Bunlar mala gelen zararlar. Bunlar çok önemli değil. Keşke sadece mala zarar gelseydi ancak bizim partili 9 kardeşimiz veya onların yakınları şehid edildi. Karlıova’da 2, Diyarbakır’da 6 kardeşimiz şehid edildi. Cizre’de Abdullah Deniz abimiz şehid edildi. Bizim sadece bu bölgede değil Tarsus’ta uğramış olduğu saldırı sonucunda Karaman il başkanı olan kardeşimiz bir gözünü kaybetti. Yani kısaca yaralılar ve maddi hasarla birlikte diyebilirim ki 6-8 Ekim olaylarında en ciddi zararı gören –gerçi hükümete sorarsanız AK Parti ve kamu binaları diyecektir- şunu rahatlıkta diyebilirim ki ana hedefte HÜDA PAR vardı. En büyük zararı da HÜDA PAR gördü." dedi ve şunları ekledi:

Cizre’deki olaylar 6-8 Ekim senaryosunun devamıydı

"Cizre’deki saldırı da gece başlayıp sabah saatlerine kadar 12 saat devam etti. Öyle bir yerde ki Cizre Nur Mahallesi. Tank taburuna ve emniyete birkaç yüz metre mesafede ve herkes seyretti. Kanaatimce 6-8 Ekim’de çok büyük bir katliam yapılması planlanmıştı. O katliam gerçekleşmeyince o senaryo ikinci kez Cizre’de devreye girdi ve Cizre’de bütün bir mahalle muhasara altına alınmıştı ve o mahalledeki bütün üyelerimizle birlikte farklı partilere oy veren, farklı camialara gönül vermiş insanlara karşı katliam planlanıyordu. Hatırlayın o dönemde hamile bir genç kadın 2 çocuğuyla beraber kendi evinde diri diri yakılmak istendi. Evi ateşe verilince çocuklarıyla beraber banyoya sığındı ve çarşafları ıslatıp o ev tamamen yansa bile o çarşaflarla korunmak amacıyla banyoya sığınan o kadın, o anne komşularının evinin bahçesinden banyonun duvarı kırılmak suretiyle kurtarıldı. Böyle bir vahşet yaşandı Cizre’de. Benim hiç şüphem yok, Cizre’deki olaylar 6-8 Ekim senaryosunun devamıydı.”

'Çözüm süreci' ısrarla devam mı ettirildi, yoksa devam ediyormuş görüntüsü mü verildi?

"Çözüm süreci 6-8 Ekim’de değil, öncesinde de yürümeyeceği anlaşıldığı için kafalarda bitmişti ama bunun ilanı geciktiriliyordu." diyen Yapıcıoğlu, "Bizatihi hükümet ve hükümete yakın medya kaynakları ve hükümete yakın toplumsal kesimler hatta hükümete yakın olmayanlar bile sol çevreler bu süreçten o kadar umutlu olmak gerektiğini söylediler ki neredeyse halkın tamamına yakını 100 yıllık bu köklü sorunun çözüm yoluna girdiğini ve çözüleceğini beklediler. Bu sürecin yürümeyeceği, bekledikleri şeyin olmayacağı görüldüğü halde dediğim şeylerden dolayı bunun ilanında tereddütlü davranıyorlardı. Neden. Beklenti o kadar yüksekti ki biri çıkıp bu süreç yürümeyecek deseydi çok ciddi kanıtlar gerekecekti. Zaten başından beri söyledikleri zaman da inandırıcılıklarını kaybedecek ve siyasi bir bedeli olacaktı. Bu siyasi bedeli ödememe adına sürecin bittiğini, masanın devrildiğinin ilanı geciktiriliyordu. Öte taraftan hem hükümet hem de örgüt farklı bir ajanda ile hareket etmeye ve durumdan maksimum faydayı elde etmeye çalışıyorlardı. Bu süreç yani 6-8 Ekim olayları akabinde Cizre olayları hükümetin ajandasındaki katliam boyutuna varamadığı için hükümet şunu bekledi: Vatandaş öyle bir noktaya gelsin ve desin ki, 'kardeşim nerde bu devlet?' 6-8 Ekim’de bir anlamda bunu dedirtti bazı insanlara. Ama yetmedi ki yine bir süre daha devam etti süreç. Fakat görüldü ki oturup hesap yapıldı, 6-8 Ekim ve Cizre olayları da yeterliydi bu işin yürümeyeceğini açıklamak için. Dikkatinizi çekmiştir. 6-8 Ekim’den bir hafta sonra o olayların sembolü olmuş, mazlumiyetin sembolü olmuş Yasin Börü’nün ismi telaffuz edilmeye başlandı hükümet cenahında. Yoksa 6-8 Ekim’den sonra 'Biz şu anda süreç yürümüyor dersek siyaseten zarar eder miyiz etmez miyiz hesabı' yapıldı. Sonunda 'artık bu sürecin yürümeyeceğini ilan edersek biz değil siyasi rakiplerimiz zarar görecek, biz bundan fayda elde edeceğiz' noktasına geldiklerinde de masanın devrildiği kabul edildi. Dolmabahçe’de mutabakat olarak söylendi ama iki metin vardı ve ikisi de birbirinden çok kopuktu. Herkes kendi ajandasını, kendi zihnindekileri kâğıda döküp okumuştu. Mutabakat yoktu. İnsanlar orada otururlarken de hem hükümetin hem de HDP’nin temsilcileri sürecin bitmiş olduğunun farkındaydılar ama hâlâ 'masayı deviren ben değilim, karşı taraftır' demenin hesabı yapılıyordu. HDP hâlâ ‘hükümet masayı devirdi. Külliyenin veya sarayın politikaları bunu gerektiriyordu’ hükümet de 'masayı onlar devirdi, onların başka ajandaları vardı' diyor. Hâlâ daha dediğim gerekçelerle aynı tartışmalar devam ediyor. Ama 6-8 Ekim’den önce süreç bitmişti ama ilanı geciktiriliyordu." şeklinde konuştu.

Devletin görevi vatandaşın can ve mal güvenliğini sağlamaktır

Senaryolardan birinin de "Bir şeyler yapsınlar, onların destekçisi, onlara destek verenler, oy verenler, para verenler bile bu kadar da olmaz desinler" olduğunu söyleyen Yapıcıoğlu, "Devletin görevi böyle bir olay olduğunda, 'Biz polisi çıkarmayalım. Ortalık durulsun, ondan sonra polis çıksın, ölen öldü, kalan sağlar bizimdir. Sonradan da MOBESE'den tespit edersek 3-5 kişiyi yakalayıp yargılarız.' demek değildir. Devletin görevi vatandaşın can ve mal güvenliğini sağlamaktır. Ama dediğim gibi çok daha büyük plan, senaryo vardı. Onlar, birilerini ezecek, devlet de silindir gibi onların üzerinden geçip onları ezecekti. Onları silindir gibi ezerken elinde bir argüman olması gerekiyordu. Neydi bu argüman? Onların yapacakları katliam… Evet, kurbanlık koyunlar boğazlandıktan sonra o koyunları boğazlayanlar devlet tarafından derdest edilip cezalandırılacaktı. Fakat o hesaplar tutmadı. Allah’ın bir hesabı vardı. O mazlum şehitlerin, o şehitlerin tertemiz kanı demek ki -ben o kanaatteyim- pek çok kişinin tahtını salladı, planını bozdu, psikolojisini bozdu. Ben öyle inanıyorum ki bu olayı duyanlar, insanlığını kaybetmemişse, bunların bütün müsebbiplerine lanet okumuştur. Melaikeler de lanet okumuştur. İnşallah bu lanet kıyamete kadar yakalarını bırakmayacaktır. Sadece 3-5 günlük cezalar değil, ahirette çok daha büyük olacak bunların cezası. Elbette mazlumun, hakkını zalimden aldığı gün, zalimin zulmettiği günden çok daha çetin olacaktır. Ama inşallah bu dünyadaki hesap da henüz bitmemiştir. Belki 3-5 kişi yakalanıp yargı önüne çıkarıldı ama o gün olaylara seyirci kalanlar, önlemekle görevli olup sesini çıkarmayanlar, bir adım atmayanlar da o tetikçileri sokağa salanlar da mahkemelerin önüne çıkacaklardır ve kıyamette de hesap vereceklerdir."  diye konuştu.

"Burası asla 2'nci bir Endülüs olmayacaktır; buna izin vermeyiz"

Bu olaylardan herkesin çıkaracağı derslerin olduğuna dikkat çeken Yapıcıoğlu, "Şunu herkes ajandasının bir köşesine not etmeli. İslam ve Müslümanlar bu bölgenin asli unsurudurlar. Onları buradan söküp atmayı asla başaramayacaklardır. Burası asla 2'nci bir Endülüs olmayacaktır; buna izin vermeyeceğiz. Müslümanları, İslam'ı hayat tarzı olarak benimsemişleri, bu bölgeden söküp atma hayallerini çöpe atsınlar. Onların ajandalarına göre hareket edenler de kendilerine göre bir ders çıkarsınlar. İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık yapmak hiç kimseye fayda sağlamamıştır. Onlar da bundan fayda sağlamayacaktır. Eninde sonunda Allah onları bu dünyada da rezil edecektir. Ahirette de azapları çok çetin olacaktır. Onlar da başkalarının ajandalarına göre hareket etmekten şiddetle kaçınsınlar. Umarım bu dersi çıkarırlar."

6-8 Ekim saldırılarından devletin de mutlaka ders çıkarması gerektiğini söyleyen Yapıcıoğlu, "Vatandaşların can, mal, din, akıl ve nesil emniyetini sağlamak devletin varlık sebebidir. Devletin meşruiyet sebebidir. Eğer devlet kendi vatandaşlarının canını, malını, dinini aklını ve neslini korumak vazifesinden vazgeçerse meşruiyetini de kaybeder, varlık sebebini de kaybeder. Herkes onun meşruiyetini sorgular. Öyleyse devlet asla tek bir vatandaşın dahi canını tehlikeye atacak senaryoyu asla aklından geçirmesin ve böyle bir olay olduğunda buna 3-5 polis değil daha fazla sayıda da olsa 'biz polisi çıkarırsak şehit olacak' deyip 'vatandaş can verirse versin' demesin. 'Biz onlara sivil şehit der, 3-5 kuruş nakit veririz, meseleyi kapatırız' düşüncesinden vazgeçsin. Eğer adaletten sapar, hukuktan saparsa kendi meşruiyet ve varlık sebebini kaybeder." değerlendirmesinde bulundu.

 “Zihniyet değişmemiştir, eğer fırsatı yakalasalar 6-8 olayları ve benzeri olayları yine yapacaklardır”

Yapıcıoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: "Herkesin şu dersi çıkarması lazım; insan hayatı değerlidir. Hiçbir strateji ve siyasi çıkar insan hayatından daha değerli değildir. Kendi siyasi çıkarı için bazı insanların ölümüne göz yuman, insanlar ölürse ben siyasi hedeflerime rahat ulaşırım diyenler toplumun gözünden de düşeceklerini bilsinler ve bu siyasetlerinin insanca olmadıklarını görsünler artık. Neticede her nefis ölümü tadacaktır. Herkes vadesi geldiğinde ölecektir. Hiç kimse bu dünyada baki değildir. Herkes bu dünyadan giderken yaptıklarının ve yapmak zoruna olup da yapmadıklarının da hesabını verecektir. Ümit ediyorum ki herkes 6-8 Ekim’den çıkarması gereken dersi çıkarsın ki bir daha yaşanmasın.

Şunun altınının da çizilmesi gerektiği kanaatindeyim; 6-8 Ekim’de kendi vahşetlerini ortaya koyanlar, o gün doldurulmuş oldukları için, o gün bilenmiş oldukları için bu vahşeti sergilemediler. Bunu gerçekleştirebileceklerine inandıkları için bunu yaptılar. Zihniyet değişmemiştir. Eğer yine bu güce ulaşsalar, bu fırsatı yakalasalar 6-8 olayları ve benzeri olayları yine yapacaklardır. Zihniyet değişmedikçe, vahşet kültürünü kendilerine yol ve çizgi olarak benimseyenler, güç buldukça benzer şeyleri yapmaya devam edeceklerdir. Daha önce de demiştim. Nerelerde yaptılar bunu? Belli bir eşiği aştıkları her yerde vahşet tavırları yaptılar. Yakıp yıktılar. Öyleyse bu zihniyeti tanımak lazım. O güce ulaşmamaları için uyanık olmak, tedbirli olmak lazım. O vahşete uğramak istemeyen de yine bu dersi çıkarıp o vahşeti işleyenlerin uslandıklarını, çizgi değiştirdiklerini, medeni olduklarını hiçbir zaman düşünmesinler. Onların fırsat buldukça aynısını yapacaklarını unutmayıp tedbirlerini alsınlar." (İLKHA)

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.