"Siyonizmin Sonu ve İnsanlığın Geleceği" ana temasıyla 26. Uluslararası Beytülmakdis Akademik Sempozyumu düzenlendi
Mardin Artuklu Üniversitesi'nde "Akademi ve siyonizm: Siyonizmin Sonu ve İnsanlığın Geleceği" ana temasıyla, 26. Uluslararası Beytülmakdis Akademik Sempozyumu gerçekleştirildi.
Mardin Artuklu Üniversitesi (MAÜ) öncülüğünde çeşitli sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle "Akademi ve Siyonizm: Siyonizmin Sonu ve İnsanlığın Geleceği" temasıyla düzenlenen sempozyuma, 10 ülkeden 40'a yakın akademisyen katılıyor.
Üniversite kampüsünde merkezi dersliklerde eş zamanlı başlayan oturumlarda, akademisyenler gün boyunca sunum yapacak.
Sempozyuma, Türkiye'nin yanı sıra İngiltere, Mısır, Filistin gibi farklı ülkelerden 40'a yakın akademisyenin katılıyor.
Sempozyumda, Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi'nden katılan Dr. Yakup Hafızoğlu, "Siyonist Soykırıma İçerden Entelektüel Bir Tepki: Norman Finkelstein'ın Eserlerinde Holokost İstismarı ve Gazze Kıymeti" başlıklı sunumuyla önemli değerlendirmelerde bulundu.
Dr. Yakup Hafızoğlu, çalışmasının çerçevesini şu sözlerle anlattı: "Siyonist Soykırıma İçerden Entelektüel Bir Tepki: Norman Finkelstein'ın Eserlerinde Holokost İstismarı ve Gazze Kıymeti çalışması, aslında susturulmak istenen bir sesin, o da içerden gelen bir sesin, küresel adaletsizliğe karşı yükselttiği sarsıcı itirazın akademik bir dille ifade bulmuş halidir. Bu çalışma, sadece bir akademik tebliğ değil; aynı zamanda bir halkın şehadetine tanıklık eden belgeler bütünüdür, bir bilim insanının kariyerini feda ederek haykırdığı o ahlaki duruşun özetidir." dedi.
Hafızoğlu, "Finkelstein'ın iki temel kavramı olan 'Soykırım Endüstrisi' ve 'Gazze'nin Şehadeti' üzerinden, israilin Gazze halkına uyguladığı 'Dahiye Doktrini'ni ve bu politikanın arkasındaki ideolojik zırhı teşhis etmeye çalışacağız. Doktrin hakkında şimdiden şunu belirtmek isterim ki; bu yaklaşım sadece Gazze'de uygulanmamıştır. Daha önce İran'da da uygulandı. Hatta şu anda çoğu kişi fark etmese, ekran gerisinde ve gündeme gelmese bile, Gazze dışında özellikle Batı Şeria'da halen daha uygulanmaktadır." ifadelerini kullandı.
"Norman Finkelstein, eleştirdiği sistemin tam kalbinden gelen bir sestir"
Doktrinin kapsamını detaylandıran Hafızoğlu, "İçerik olarak ise bu doktrin; bir toplumun sadece yeraltı kaynaklarını değil, kanalizasyonundan başlayarak tüm altyapısını, sivil ve askeri yapılarını başta olmak üzere her şeyini yok etmeyi hedefler. Kısacası, düşmanın ifadesiyle 'yılanın başı daha büyümeden koparılması' anlamına gelir. Düşmanı bir daha asla ayağa kalkamayacak şekilde ezmek ve bu şekilde üzerlerine hücum etmek anlamına gelir. Neden Finkelstein? Neden bu isim? Çünkü bu isim, eleştirdiği sistemin tam kalbinden gelen bir sestir. Norman Finkelstein, New York'ta doğmuş, Yahudi asıllı bir siyaset bilimcidir ve doktorasını da bu alan üzerine yapmıştır. Ancak onu dünya çapında tanınan ve aynı zamanda israil tarafından 'istenmeyen kişi' ilan eden şey, sahip olduğu akademik unvanlardan ziyade; taşıdığı genetik ve ruhsal mirastır." ifadelerini aktardı.
Finkelstein'ın aile geçmişine değinen Hafızoğlu, şu bilgileri paylaştı: "Finkelstein'ın annesi Varşova Gettosu'ndan sağ kurtulmuş, ardından da Majdanek toplama kampına gönderilmiştir. Babası ise yine Varşova Gettosu'nu ve Auschwitz toplama kampını yaşamıştır. Yani görüyoruz ki; ailesinin hemen hemen tüm fertleri Naziler tarafından katledilmiş, kendisi de bu acının ve tarihin mirasçısıdır. Peki soru şu: Annesi ve babası, nazi toplama kamplarının, fırınlarının ağzından dönmüş birisi, neden bugün israilin en büyük düşmanı ilan edilmiştir? Cevap basit ama bir o kadar da sarsıcıdır. O, ebeveynlerinin çektiği o devasa acının, bugün Gazze'de başka bir halkı yok etmek için siyasi bir kalkan ve ticari bir kazanç kapısı olarak kullanılmasına başkaldırıyor, aslında buna itiraz ediyor. Finkelstein, ailesinin hatırasını korumak için; bu hatırayı istismar eden 'Soykırım Endüstrisi' denilen o devasa yapıya karşı tek başına savaş açmıştır. Bunun belki de bir entelektüelin kendi toplumuna karşı yapabileceği en zorlu ve en onurlu duruş olduğunu söyleyebiliriz."
"Soykırım Endüstrisi" kavramını detaylandıran Hafızoğlu, "Finkelstein'ın çalışmalarıyla literatüre kazandırdığı en önemli kavram kuşkusuz 'Soykırım Endüstrisi'dir. Ona göre; tarihi bir gerçeklik olan Nazi Soykırımı (Holokost) ile, bir ideolojik temsil ve sömürü aracı haline getirilen 'Soykırım Söylemi' aslında aynı şey değildir. 'Soykırım Endüstrisi', Nazi katliamının, tarihteki diğer tüm insanlık suçlarından tamamen farklı, eşsiz ve hatta anlaşılmaz bir olay olduğunu savunur. Finkelstein ise bu ayrımı yaparak, tarihi gerçeğin arkasından nasıl siyasi çıkarlar üretildiğini gözler önüne serer." ifadelerine yer verdi.
Hafızoğlu, bu yaklaşımın sonuçlarını da açıklayarak, "Finkelstein'a göre bu durum, Yahudi acısını evrensel insan hakları bağlamından koparıp, ayrıcalıklı bir acı haline getirmektedir. İşte bu teorik ayrıştırma, mağduriyetin 'hukuk üstü' bir meşruiyet zemine dönüştürülmesine kapı açmaktadır. Ona göre öyle ki; eğer acı eşsiz ise, o acıyı çekenler de eleştirilemez hale gelmektedir. Bugün israil, Gazze'de ne yaparsa yapsın bu 'Endüstri' devreye girmekte ve şu söylem üretilmektedir: 'Biz tarihin en büyük mağdurlarıyız, dolayısıyla bizim güvenliğimiz her türlü hukuktan üstündür.' Bu sözlerle kendi yaptığı zulüm ve katliamlara adeta dokunulmazlık zırhı örmektedir." ifadelerini kullandı.
"'Holokost mağdurları için' denilerek milyarlarca dolar toplanmıştır"
Gazze!deki katliam ve Batı'daki söylemlere de dikkat çeken Hafızoğlu, "Bugün batı dünyasında Gazze'deki katliama ses çıkaran herkesin karşısına çıkarılan o meşhur 'demagoji'... 'Antisemitizm' yaftası, işte tam da bahsettiğimiz Soykırım Endüstrisi'nin bir ürünüdür. Finkelstein, 'Yahudi karşıtlığı' gibi bir suçlamanın, israilin savaş suçlarını örtmek için bir 'susturma mekanizması' olarak kullanılmasına ve gerçek sorunların değersizleştirilmesine adeta isyan ediyor. 1990'lı yıllarda İsviçre bankaları ve Alman şirketleri nezdinde, 'Holokost mağdurları için' denilerek milyarlarca dolar toplanmıştır. Ancak süreç içinde ortaya çıkan iddialara göre; mağdurlarla ilgili bazı vakalar abartılmış ve medya tarafından sansasyonel bir şekilde kullanılmıştır. Ona göre bu kampanyanın amacı yalnızca tarihsel adaleti sağlamak değil, aynı zamanda büyük miktarda mali tazminat elde etmektir. Yazar bu durumu 'çifte şantaj' olarak tanımlıyor." şeklinde konuştu.
"Doktrinin özü askeri hedeflerle sivil yapılar arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin, orantısız güç kullanmak"
Konuşmasının devamında "Dahiye Doktrini"ni detaylandıran Hafızoğlu, "Finkelstein, Gazze saldırılarını incelerken bunlara sadece savaş demez; o, bu saldırıların birer 'cezalandırma operasyonu' olduğunu vurgular. Ve bu operasyonların temelinde ise 'Dahiye Doktrini' yer almaktadır. Peki Dahiye Doktrini nedir ve nasıl uygulanır? Adını, 2006 yılında Lübnan'ın Beyrut şehrine bağlı Dahiye bölgesinden alan bir stratejidir. Doktrinin özü şudur: Askeri hedeflerle sivil yapılar arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin, orantısız güç kullanarak, her şeyi yerle bir etmek. israil ordusu bu doktrinle Gazze'de aslında şu üç aşamayı gerçekleştirmek istiyor: Birincisi sivil altyapının hedef alınması. Hastaneleri, üniversiteleri, enerji hatlarını, fırınları ve su depolarını vurmak ve buraları kullanılamaz hale getirmek. İkincisi, yaşam damarlarının kesilmesi. Halkın yaşam kaynaklarını keserek, onları öyle bir sefalete mahkûm etmektir ki; halk direnişi desteklemekten vazgeçsin. Üçüncüsü ise caydırıcılık değil, doğrudan imhadır." dedi.
"Bir halkın varoluşsal dayanaklarını ve kimliğini ortadan kaldırmak gibi çok daha derin bir hesap yatmakta"
Son olarak, yıkımın sadece fiziki olmadığını vurgulayan Hafızoğlu, sözlerini şöyle tamamladı: "Bir ordunun, bir şehrin okullarını, kütüphanelerini ve genel olarak bütün sivil yapılarını vurmasının hiçbir askeri gerekçesi olabilir mi? Elbette ki olamaz. Bu, o halkın hafızasını ve geleceğini yok etmeye yöneliktir." "Bugün Gazze'de binaların yok edilmesinin en büyük sebebi budur. Çünkü her mimari yapı, kolektif bilincin taşıyıcısıdır. Amaç, bir halk geri döndüğünde 'burası benim evim' diyebileceği hiçbir şey bırakmamaktır. Yani unutmayalım ki; yıkılan binaların arkasında sadece beton yığını yok etmek değil, bir halkın varoluşsal dayanaklarını ve kimliğini ortadan kaldırmak gibi çok daha derin bir hesap yatmaktadır. Finkelstein, bu sistematik yok edilişin kronolojisini tutarak bizleri bu acı tabloyla yüzleşmeye davet ediyor."


Kaynak:İLKHA
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.