Ali Demir

Ali Demir

Mekke Anlaşması Ve Yemen Çıkmazı!

Mekke Anlaşması Ve Yemen Çıkmazı!

Bir ülkenin dış politikası, imzaladığı anlaşmaların adından çok, o anlaşmaların hangi sonuçlara yol açtığıyla ölçülür. “Ortak savunma”, “kardeşlik” ve “bölgesel istikrar” kulağa güzel gelen sözlerdir. Fakat bu sözlerin arkasından yeni bir savaşın ayak sesleri geliyorsa, kamuoyunun görevi alkışlamak değil, sorgulamaktır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de imzalanan savunma anlaşması da tam bu açıdan değerlendirilmelidir.

Ankara, 7 Ağustos 2026’da imzalanan anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve herhangi bir ülkeyi hedef almadığını söylüyor. Bu açıklama kayda geçirilmelidir. Ancak bugün Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmalar yeniden tırmanırken asıl sorulması gereken şudur: Bu anlaşma gerçekten saldırıyı önleyen bir güvence olarak mı kalacak, yoksa Türkiye’yi Yemen’deki savaşın bir tarafına dönüştürebilecek bir mekanizmaya mı dönecek?

Savunma Anlaşması Nerede Biter, Savaşa Ortaklık Nerede Başlar?

Bu ayrım önemlidir; fakat tek başına yeterli değildir. Hangi yardımın savunma sayılacağı, hangi adımın çatışmanın bir parçası olmak anlamına geleceği açıkça ortaya konmalıdır. Kamuoyu, Türkiye’nin neye evet, neye hayır dediğini bilmelidir.

Çünkü bir ülkenin savunmasına destek vermek ile o ülkenin yürüttüğü her askeri faaliyetin siyasi sonuçlarını üstlenmek arasında ciddi fark vardır. Ancak bu kaygılar, Yemen’e karşı genişleyecek bir askeri harekatın gerekçesine dönüşürse, Türkiye kendisini çözümün değil, çatışmanın içinde bulabilir.

Yemen Yalnızca “İran Destekli Husiler”den İbaret Değildir

Yemen’i anlatırken bilinçli olarak çoğu zaman tek bir ifade öne çıkarılıyor: “İran destekli Husiler.” Ensarullah, Yemen’in Zeydi geleneği içinde doğmuş, yıllar içinde ülkenin siyasi ve askeri dengelerinde belirleyici hale gelmiş bir harekettir. O yüzden Ensarullah’ı yalnızca bir aşiret veya yabancı bir devletin uzantısı gibi saymak da gerçeği basitleştirir.

Burada asıl mesele, Ensarullah’ın bütün eylemlerini savunmak değildir. Ancak onları eleştirenler aynı tavrı Suudi öncülüğündeki operasyonlar ve bunların Yemen halkı üzerinde bıraktığı yıkım için de göstermelidir. Yıllarca süren savaşın insani bedelini konuşmadan yalnızca Husilerin saldırılarını gündeme getirmek, meselenin yarısını anlatıp tamamını açıklamış gibi davranmaktır.

Dün Kınanan Suudi Politikası Bugün Neden Sorgulanmıyor?

Türkiye’nin Yemen konusunda geçmişteki tutumu ile bugünkü yaklaşımı arasındaki fark kamuoyunun önünde tartışılmalıdır. Dün Yemen’deki insani felaket ve Suudi müdahalesi eleştirilirken, bugün Riyad ile savunma iş birliği derinleşiyor. Diplomasi değişebilir, devletler dün karşı karşıya oldukları ülkelerle bugün anlaşmalar yapabilir. Fakat değişen şartlar açıklanmalı, temel ilkeler ise sessizce terk edilmemelidir.

Beş yıl önce Yemen’e insani yardım gönderilmesini savunup bugün Yemen’i yalnızca tehdit olarak anlatmak, toplumun cevap beklediği bir çelişkidir. Eğer değişen şey yalnızca siyasi ortaklıklar ise, insan hakları ve adalet ölçümüz neden bu ortaklıklara göre değişsin?

Aynı çifte standart, direniş hareketlerine yönelik dilde de görülüyor. Hamas hakkında kullanılan siyasi etiketler ile Hizbullah ve Ensarullah’a yönelik söylem arasındaki farklar incelenmelidir. Bu hareketler birbirinin aynısı değildir; tarihleri, toplumsal tabanları ve eylemleri farklıdır. Ancak birini değerlendirirken siyasi yakınlık, diğerini değerlendirirken mezhep veya dış bağlantı esas alınıyorsa ortada tutarlı bir ölçü yoktur. Hiçbir hareket eleştiriden muaf değildir; fakat hiçbir halkın haklı talepleri de yalnızca karşıt olduğu güçler nedeniyle yok sayılamaz.

israilin Bölgesel Hesapları ve Türkiye’nin Önceliği

Gazze’deki yıkım sürerken, İsrail’in bölgedeki askeri üstünlüğünü genişletme çabaları ve ABD’nin bölgeye dönük politikaları tartışılmadan Yemen meselesini anlamak mümkün değildir. İsrail’in güvenliğini merkeze alan her bölgesel düzenleme, komşu ülkeleri birbirine düşürüyorsa, bundan kimin kazançlı çıkacağı sorulmalıdır. Türkiye’nin yönünü Yemen’e çevirmesi, İsrail’in saldırganlığını ve Filistin’deki insanlık dramını gündemden düşürmemelidir.

Türkiye’nin çıkarı, yeni cephelerin açılmasında değil; siyasi çözümü sağlayacak barışçıl diplomatik girişimlerde ve insani yardımların ulaştırılmasında öncü olmasındadır.

Türkiye Başka Bir Savaşın Tarafı Olmamalıdır

ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’nin Yemen’deki gelişmeler karşısında rol üstlenebileceğine dair açıklamaları da tartışmayı hassas hale getiriyor. Türkiye’nin dış politikası Washington’dan, Tel Aviv’den veya Riyad’dan gelen beklentilere göre belirlenemez. Müttefiklik(!), her talebe koşulsuz uyma yükümlülüğü değildir. Türkiye askerinin hangi şartlarda, hangi amaçla ve hangi hukuki yetkiyle görev alacağı açıkça anlatılmadan, ülke yeni bir çatışmaya sürüklenmemelidir.

Bahçeli’nin Suudi Arabistan’a askeri destek verilmesi yönündeki çıkışı da sorgulanmalıdır. Suudi Arabistan’ın güvenliğini korumak için atılacak bir adım, Yemen’de daha geniş bir savaşı körükleyecekse bu yalnızca askeri değil, siyasi ve ahlaki bir sorumluluk da doğurur. “Kardeşlik” sözü, milletin evlatlarının hayatı söz konusu olduğunda hesap verebilirliğin yerine geçemez.

Son Söz

Yemen’deki Ensarullah’ın her kararı illa desteklensin derdinde değiliz. Fakat Filistin’de, Yemen’de ve başka bir yerde sivillerin hayatını aynı ölçüyle savunmak zorundayız. Dış politikada tutarlılık, yalnızca güçlü sözler söylemek değil, gerektiğinde müttefiklerin(!) kararlarına da itiraz edebilmektir.

Türkiye’nin evlatları, kimin çıkarı için ve kime karşı savaşacaklarını bilmeden yeni bir çatışmanın içine sürüklenmemelidir. Yemen üzerinden yeni bir savaşın kapısı aralanmamalı; Türkiye’nin tercihi çatışmayı büyütmek değil, adil ve kalıcı barışın önünü açmak olmalıdır.

Vesselam…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ali Demir Arşivi